Sal. Tem 28th, 2026

Ana Sayfa

  • Rüyanız hayrolsun veya bir Yeniköylünün hatıra defteri

    Rüyanız hayrolsun veya bir Yeniköylünün hatıra defteri

    İdeal bir suç romanından ne beklersiniz?

    Evvela, dört başı mamur bir muamma içersin. Ardından bu muammayı çözerken okuru da bu işe biraz olsun ortak etsin. Tabii bir de okuyucudan asla bir şey gizlemesin. Bir de gerçekçi olsun mu? Olsun.

    Kendi deyimiyle ‘otuz yıllık bir kitap ebesi’ olan Tecrübeli Editör Didem Ünal Demir’in geçtiğimiz haftalarda Everest Yayınları etiketiyle okurlarla buluşan ilk romanı “Bu Cenazeyi Bana Lütfeder misiniz?​” sadece bu kriterleri karşılamakla yetinmeyip bir de bu türde oldukça zor olan ince bir mizah dozunu da kararında serpiştirmekten geri durmuyor.

    Belki şehre bir kiracı gelir…

    Romanımızın Başkahramanı Esin, İstanbul’daki yaşantısını zorlu bir boşanma ve mecburi bir uzaktan çalışma süreci nedeniyle noktalayarak tam da pandemi döneminde Ege’deki küçük, şirin bir köye yerleşiyor. Peki bu şirin köy ne kadar şirin ve sakinleri ne kadar sakin? Köyün muhtarı metelik, ballıbok ve dolanbaz gibi sıfatları olan Ramazan’ın beklenmedik ölümüyle birlikte bu sorular ortaya çıkar… Tabii, tahmin edebileceğiniz üzere olaylar gelişir.

    Taşra hikayelerinde sıkça ıskalanan bir kavram vardır: Taşra.

    Didem Ünal Demir, ilk romanında bu tuzağa düşmüyor ve taşrayı gerçekten inanılması güç bir şekilde gerçekçi betimliyor. Birbiriyle çıkar ilişkisi olan çocukluk arkadaşları, köylük yerdeki dinamikleri, gelip geçenleri veya gelip yerleşenleri o denli inandırıcı bir şekilde resmediyor ki; romanın harika kapağına imza atan kişinin Didem Hanım’ın eşi Oğuz Bey olduğunu, Didem Hanım’ın da İstanbul’da yaşadığını bilmeseniz; Esin karakterini ve komşularını birebir kendi hayatından aldığını düşünebilirsiniz.

    Suç anlatılarının riskli suları

    Bir suç anlatısını riskli sularda yüzdüren birkaç detay vardır. Örneğin rüyalar. “Bu Cenazeyi Bana Lütfeder misiniz?​” romanı, Başkarakteri Esin’in Zoom üzerinden yürüttüğü terapi süreçleri nedeniyle kendisini keşfetme sürecini de içermesi nedeniyle rüyalara önemli bir yer ayırıyor. Ancak burada herhangi bir riskli sonuca ulaşmıyor. Hatta eğer okuduysanız, “Bir Kriminoloğun Maceraları” üst başlığıyla dilimize çevrilen popüler çizgi roman serisi Julia’daki işlevselliği uyguladığını fark edebilirsiniz. Rüyalar o kadar başarılı bir şekilde hikaye içinde boy gösteriyorlar ki, hem hikayenin alt metinlerine hem de Esin karakterinin kendini keşfetme sürecine dair önemli ipuçlarını içeriyorlar.

    Bir diğer riskli detay, gerçekçilik. Ancak sanki bu kitap pandemi döneminde yazılmışçasına gerçekçi ve diri kovid detaylarına sahip. Kalabalık bir ortamda dirseğe kadar indirilmiş maskeler dahil…

    Bir de bu kitaba has bir detay daha düşelim: Kadın karakterler.

    Normalde, polisiye-suç hikayeleri oldukça maskülen anlatılardır. Bu nedenle bu alanda kalem oynatırken kadın karakter yazmak isteyen yazarlar genelde ‘erkekleşmiş’ kadınlar veya ‘cinsiyetsiz’ kadınlar yazar. Agatha Christie’nin Miss Marple’ı veya teşkilatın içinde yer alırken katılaşmak zorunda kalan başka kadın polis karakterleri gözünüzün önüne getirdiğinizde ne demek istediğim daha net anlaşılacaktır. Fakat Didem Ünal Demir’in Başkahramanı Esin, ne ‘cinsiyetsiz’ ne de ‘erkekleşmiş’. Tam anlamıyla, zorlu bir boşanmadan çıkmış, evliliğini geride bırakmış, iş hayatında kadın olmanın da zorluklarını zaman zaman yaşamış ve yeni bir hayat kurmak için çok uzaklara yerleşmeyi kendisine çözüm bilmiş ama hâlâ kendisini tam olarak çözememiş bir figür.

    Üstelik kendisini çözerken, köyü de çözüyor.

    Böylece karşımıza okuması keyifli, katmanlı bir şekilde açılan, gerçekçiliği ve bir o kadar da sarkastik detayları elden bırakmayan harika bir ilk roman çıkıyor.

    14 Mart 2025 | Evrensel Gazetesi

  • “İnsanın Suç İşleme Potansiyelinin Sonu Yok”

    “İnsanın Suç İşleme Potansiyelinin Sonu Yok”

    Gazeteci, yazar Alper Kaya uzun bir süredir suç edebiyatıyla ilgileniyor. Geçen ay da ‘Suç Edebiyatı Terimleri Sözlüğü’ adlı son kitabını yayımladı. Eşi de Türk korku sinemasıyla ilgilenen Kaya hem kitabını anlattı hem de suç ve korku hikâyeleriyle dolu hayatını.

    Başında yemenisi, ayağında şalvarıyla, kendinden emin bir şekilde “Kusursuz cinayet yoktur” dedi kadın. Programın sunucusu da şaşırdı, izleyenler de… Kadın programlarından birinde, öldürülen kızının katilini aramak için gelmişti programa. Maalesef işin sonunda katilin kendisi olduğu ortaya çıkmıştı. Bu kadın haftalar boyunca olaya ilişkin yorum yaptı, teknik terimler kullandı. Bu lafları jenerik adıyla CSI (Crime scene investigation-Olay yeri inceleme) dizilerinden mi öğrenmişti bilinmez ama suç konulu programlar tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ilgiyle izleniyor. Gazeteci, yazar Alper Kaya da suç edebiyatı üzerine çalışmalar yapıyor. Eşi yazar, akademisyen Gizem Şimşek Kaya aynı zamanda film eleştirmeni. İlgi alanıysa Türk korku sineması. Çiftin evinde suç, korku kol geziyor. Alper Kaya ile yayımlanan son kitabı ‘Suç Edebiyatı Terimleri Sözlüğü’nü konuştuk, bu arada korku filmlerinden de kaçamadık elbette.

    Biraz sizi tanıyabilir miyiz? Neler yapıyorsunuz?

    Henüz 20’li yaşlarımın başında ilk romanım ‘08.00’ yayımlandı ve o dönemde Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nden Yılın Spor Köşe Yazısı Övgü Ödülü’ne layık görüldüm. Aradan geçen 15 yılda dördü araştırma kitabı olan 18 eserim var ve 14 kolektif kitapta yazılarım yayımlandı. Alt ligleri düzenli olarak ulusal basında bu kadar uzun süre yazan galiba tek kişiyim… Ülkemizin yapay zekâ destekli ilk çizgi romanı ‘Yapay Cinayet’ ile yapay zekâ destekli ilk müzik albümü ‘Dedektifin Ölümü’nü ben yaptım.

    Eşiniz Gizem Şimşek Kaya da Türk korku sinemasına odaklanıyor…

    Eşim akademisyen, film eleştirmeni ve yazar. Hususi çalışma konusu Türk korku sineması. 2024’te yayımlanan ‘50 Maddede Türk Korku ve Gerilim Sineması: Yine mi Cin Filmi?’ kitabını beraber yazdık. ‘Türk Korku Sineması Kronolojisi’ serisinin yanı sıra ‘Türk Gerilim Sineması Kronolojisi’, ‘Türk Sinemasında Kıyamet’, ‘Türk Sinemasında Büyü’, ‘50. Sanat Yılında Michael Haneke’ ve ‘Sinemada Korku ve Din’ adlı kitapları da var.

     

    ‘İnsanın suç işleme potansiyelinin sonu yok’

    Ne zamandır suç edebiyatı üzerine çalışıyorsunuz?

    Aslında farkına varmadan çok uzun süredir ilgileniyormuşum. ‘50 Maddede Polisiye Edebiyat’ kitabını yazarak suç edebiyatının derinliklerine dalmaya başladım. Kavramları, literatürü taradım. SUÇÜSTÜ adlı bir dijital dergi projesini hayata geçirdim. Merakım günden güne arttı. En sonunda ortaya ülkemizde hiç olmayan bir literatür taraması çıktı ve 1.645 terimden oluşan, detaylı ‘Suç Edebiyatı Terimleri Sözlüğü’ okurla buluştu.

    Sadece edebiyat değil, suç dizileri, gerçek suç belgeselleri de popülerleşiyor. Bu ilginin sebebi ne sizce?

    Bunun arkasında biraz da CSI gibi dizilerin ilk ortaya çıktığı 2000’li yıllarda dönüşen seyirci ve okuyucu profili yatıyor. Bu diziler olayları bir çırpıda göz önüne seren hızlı bir dinamiğe sahip. Bu da hızlı tüketime alıştığımız çağda doyurucu bir izlenim oluşturuyor. Gerçek suç belgeselleri keza, olayları çarpıcı ama bir o kadar basit bir dille anlatmalarıyla bize konforlu bir suç keşfi sunuyor. Suçun geçmişi, insanlık tarihiyle neredeyse eşdeğer. Dolayısıyla büyük bir merak ve keşfedilmemiş sulara girme hissi uyandırıyor. Suçun ucu bucağı görünmüyor zira insanın suç işleme potansiyelinin bir sonu yok.

    Evde durumlar nasıl? Siz suç meselesi, eşiniz de korku filmleri üzerinde çalışıyor…

    Evde durumlar iyi ama şöyle bir problemimiz var; pek çok yerli korku filmi vizyonda uzun süre kalmadığı ve vizyondan çıkınca da dijital mecralara düşmediği için Gizem’in hem film eleştirileri hem de içinde 30’dan fazla tabloyla filmlerdeki unsurları tarihe not düştüğü ‘Türk Korku Sineması Kronolojileri’ için vizyona girdiklerinde filmleri izlemeye gidiyoruz.Sayıları da hiç az değil. 2022’de 62 yerli korku filmi vizyona girdi. Dolayısıyla genelde cuma günlerimiz, çoğunluğunu çekenlerin dahi vizyona sokmadan bir daha izlemediği bu filmleri izleme mücadelesiyle geçiyor. Burada da bir ironi yapmadım çünkü birkaç kez kurguda alınan hata kodlarının beyazperdeye yansıdığı, yönetmenlerin “Kestik” seslerinin duyulduğu, klaket görüntüsünün unutulduğu filmler izledik. Bu esnada maruz kaldığımız gerçekten kötü görüntülerin etkisini üzerimizden atmak için ağrı kesicilere dahi başvurduğumuz bir süreç oluyor.

    ‘İnsanın suç işleme potansiyelinin sonu yok’

    KİTAPTAN…

    Akış deseni: Kan lekesi analizi terimidir. Yerçekimi veya hedefin hareketi nedeniyle bir yüzeyde, bir miktar kanın hareketinden kaynaklanan kan lekesi desenini tanımlar.

    Anaforcu: (Argo) Hileyle para kazanmayı alışkanlık edinen kişi.

    Bakır: (Argo) Polis.

    Civciv: (Argo) Deneyimsiz, kolay aldatılabilir kız veya genç kadın.

    CSI (Crime scene investigation-Olay yeri inceleme): Suç mahali araştırmacısı olarak çalışan polislerdir. Pek çok CSI adli bilimler, ceza adaleti, biyoloji veya kimya gibi alanlarda lisans derecesine sahiptir. Yeminli ve sivil olmak üzere iki CSI tipi vardır. Yeminli CSI personelleri tutuklama yetkisi olan, ateşli silah taşıyan birer polis memuru olarak çalışır. Sivil CSI memurlarıysa tutuklama yetkisinden ve ateşli silah kullanma hakkından yoksundur.

    Jane Doe: Kimliği belirsiz kadın maktullere otopsi sırasında verilen kod isim.

    Kampanasını sökmek: (Argo) Birini fena halde dövmek veya çaresiz bir duruma düşürmek.

    Makas: (Argo) Kumarda iki kişinin birlik olup başka bir kişiye karşı hile yapması.

    Ördeklemek: (Argo) İşyerinde çalışan kişinin kasadan para çalması.

    Yelkenleri bayınlamak: (Argo) Hırsızlıktan toplanan paraları tek yerde toparlamak.

    Necla Bayraktar – Hürriyet Gazetesi | 08.03.2025

  • SUÇÜSTÜ’nün Sekizinci Sayısı Yayında!

    SUÇÜSTÜ’nün Sekizinci Sayısı Yayında!

    Sekizinci SUÇÜSTÜ, artık online.
    Dergimize http://sucustu.net adresinden ulaşabilirsiniz.

    SUÇÜSTÜ, geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz yönetmen David Lynch’e dair hazırlanan özel bir dosya içeriğinin de yer aldığı 8. sayısıyla okuyucuların karşısına çıktı. Üstelik bu sayıdan itibaren her sayıda tam macera çizgi romanlar da sizi bekliyor!

    Dosyada Onur Kırşavoğlu Lynch sinemasına geniş bir perspektiften bakış atarken Gizem Şimşek Kaya yönetmenin böcekler âlemini konu edinen kısa filmlerini, Evliya Çelebi Twin Peaks’i, Ahmet Ziya Yıldırım Lynchian bir atmosferde geliştirilmiş bir oyun olan I Did Not Buy This Ticket’ı ve Alper Kaya da Lynch sinemasında suç temasını ele aldı.

    Ayfer Kafkas ile yeni çıkan romanı “Karşı Odada Cinayet” vesilesiyle bir söyleşinin yer aldığı dergide Prof. Dr. Bekir Kocadaş ile suç kavramını ve yeni kitabı “Suçun Sosyolojisi” üzerine; Eylül Doğramacı ile de yeni çevirisi “Müzede Cinayet” ekseninde bir sohbet gerçekleştirildi.

    SUÇÜSTÜ’nde bu sayıdan itibaren yepyeni bir içerik kuşağı sizi bekliyor: Çizgi romanlar! Her biri tam macera olan ve ülkemizde de yayımlanmamış, gerçek suç vakalarından uyarlanan bu çizgi romanları çevirerek yayınlayacak olan derginin bu sayısında yazarı ve çizeri maalesef bilinemeyen, 1948 yılında yayımlanmış bir çizgi romanı bulabilirsiniz.

    Halis Koç’un “Kan Çarpması” ve Ahmet Ziya Yıldırım’ın “Eski Yaralar” öyküleriyle birlikte Gülseda H. Çelebi’nin tefrikası “Körelmiş Masumiyet” ilk bölümüyle, Yunus Çankaya’nın tefrikası “Kayıp Zaman” ikinci bölümüyle, Bünyamin Tan’ın çevirisiyle okurlarla buluşan “Korku İpi” tefrikası ise üçüncü ve son bölümüyle dergide yer aldı. Bu sayıda ilk kez bir haiku da yayınlandı: Ahmet Vehbi Doğramaci’nın suçu odağına alan haikuları bundan sonra SUÇÜSTÜ’ne eşlik edecek.

    Hasan Hayyam Meriç’in “Doğa Suçları Müzesi”, Didem Kazan Sol’un “Eugène Delacroix: Suç, Sanat ve İnsan Ruhunun Çatışması”, Murat S. Dural’ın “Öyle Olmaz Böyle Olur” ve ilhan alemdar’ın “Türk Polisiye Yazarlarına Dair” yazılarının yanı sıra Aysu Sahli’nın Aile Cinayetleri ve Selin Bak’ın Siyahlı Sarışın romanlarına dair yazdıkları kritik yazıları da SUÇÜSTÜ’nün 8. sayısında sizi bekleyen içerikler arasında.

    SUÇÜSTÜ, suça dair ne varsa onları yakalamaya devam edecek.

    Dileriz ki eşlik etmeye devam edersiniz!

  • Dead Snow Film Gösterimi | 27 Şubat 2025

    Dead Snow Film Gösterimi | 27 Şubat 2025

    Özgen Berkol Doğan Bilimkurgu Kütüphanesi‘nde korku geceleri devam ediyor!

    27 Şubat Perşembe akşamı saat 19.00’da önce Dead Snow filmini izleyecek ardından film üzerine sohbet edeceğiz.

  • Geçmişten Seslenen Öyküler

    Geçmişten Seslenen Öyküler

    2019 yılının Mayıs ayında aramızdan ayrılan, yerli polisiye edebiyatının yüz akı eserlere imza atmış Celil Oker’in yeni kitabı geçtiğimiz haftalarda raflardaki yerini aldı. Bir saniye! Yeni bir Celil Oker kitabı mı?

    Altın Kitaplar; Celil Oker külliyatına gösterdikleri saygının ve özenin bir nişanesi olarak, ilk müjdesi SUÇÜSTÜ Dergisi’nin Celil Oker Özel Dosyası içeren Eylül – Ekim 2024 periyotlu beşinci sayısında ilk kez yayınevinin editörü Elçin Kazancı tarafından müjdelenen “Haliç Manzaralı Cinayet” isimli öykü kitabı 2025’in başı itibarıyla okurlarla buluştu. 

    168 sayfalık kitap, 15 öyküden oluşuyor. Aslında bu kitap Celil Oker’in başkahramanı Remzi Ünal’ın pek çok farklı mecrada yayımlanan öykülerinin ilk kez tabiri caizse 32 kısım tekmili birden yer aldığı bir eser çünkü 2003 – 2017 yılları arasında farklı farklı yerlerde çıkmış bu öyküler yazarın oğlu Ali Oker tarafından derlenip toplanmış. Ne de iyi olmuş!

    Üstelik birisi hariç hepsi, yayımlandıkları sıra ile okuyucuların huzuruna çıkıyor. 2003 yılında Aries isimli dergide yayımlanan “Şimdi Bir Oyun Oynayacağız Seninle” isimli öykü ise kitabın en sonunda yer alıyor ve bunun, okuduktan sonra anlayabileceğiniz üzere incelikli bir manası var. Hedeflediği etkiyi de yapıyor üstelik.

    Geçmişin Öyküleri, Bugünün Merceği

    Celil Oker’in “Haliç Manzaralı Cinayet” kitabında derlenmiş kısa öyküleri, kabul edelim ki polisiyenin dinamiklerini a’dan z’ye gözetmiyor. Çünkü hepsi, yayımlandıkları mecraların öykülere ayırabildiği yer dolayısıyla kısa kısa yazılmış ve dolayısıyla okuyuculara Remzi Ünal ile birlikte vakaları çözme konusunda bir yol açmıyorlar. Fakat hepsi dört dörtlük suç anlatıları!

    Remzi Ünal gibi iyi bir gözlemci dedektif karakteri ve Celil Oker gibi usta bir kalem söz konusu olunca, karşımıza geçmişten bugüne (ve maalesef yarına) seslenebilen nokta atışı tespitler ve figürler kalıyor. Oy sahtekarlığı yapan müteahhitlerden OHAL gölgesinde gazetecilik yapmaya çalışan emekçilere kadar öykülerin yazıldığı yıllardan bugüne hiçbir şeyin değişmediğini göreceğiniz bir sürü karakter sırasıyla Remzi Ünal’ın ve okurun karşısında geçit töreni düzenliyor. 

    Dolayısıyla karşımıza güçlü gözlemler ve tespitlerle bize adeta mozaik şeklinde Türkiye (ama daha çok İstanbul) panoramalarını sunan öyküler çıkıyor. Bir yönleriyle de aslında öyküler, İstanbul’un yakın geçmişine hem politik hem de sosyolojik olarak ışık tutmayı da başarıyor. En nihayetinde öykülerin her birinin satır aralarından suçların işlenme şekilleri ve nedenleri, suçlu profilleri, suça zemin hazırlayan süreçler gibi unsurlar çıkıyor. Bu da “İyi bir yazar nasıl olmalıdır?” sorusunun da cevabını bize sunuyor…

    İyi bir yazarın, dertleri olmalıdır. İyi bir yazar bu dertleri anlatacak ideal araçları (öyküdür, romandır, şiirdir) tespit ederek, biraz da ‘zamansız’ olarak nitelendirilebilecek eserler kaleme almalıdır. Ali Oker’in de deyimiyle Celil Oker’i 2019 yılının Mayıs ayında kaybettik fakat, Celil Oker hâlâ çalışıyor!


    13 Şubat 2025 | Evrensel Gazetesi

  • Karanlık Sular Film Gösterimi | 30 Ocak 2025

    Karanlık Sular Film Gösterimi | 30 Ocak 2025

    Özgen Berkol Doğan Bilimkurgu Kütüphanesi‘nde korku geceleri devam ediyor!

    30 Ocak Perşembe akşamı saat 19.00’da önce Karanlık Sular filmini izleyecek ardından film üzerine sohbet edeceğiz.

  • Taşra Sinemacılığına Sağlam Bir Darbe: “Kurtlar”

    Taşra Sinemacılığına Sağlam Bir Darbe: “Kurtlar”

    Ecre Begüm Bayrak’ın önce festivallerden festival beğenen, ardından da sansürlere göğüs geren ilk filmi “Kurtlar” taşra sinemacılığından bürokratik elitizme, ölü çocuklardan öfkeli kurtlara kadar pek çok riskli taşın üzerinde ilerleyerek yürüyor; baştan sona aksamadan dört başı mamur (Ve bir hayli de gerilim dolu) bir anlatıyı seyirciye hediye ediyor. Tabii, aslında herkese değil. Çünkü filmin 5 Aralık 2024’te İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsünde herkese açık gerçekleştirileceği duyurulan gösterime iki gün kala rektörlük üstü bir durumdan ötürü acil şekilde ertelendiği açıklanmış, gösterime katılmak isteyen öğrenciler mecburen bir kafede buluşarak film ekibiyle birlikte filmi izlemek zorunda kalmıştı. Neyse ki o günden sonra Batman Ahmet Güneştekin Kültür Merkezinden, AKM Yeşilçam Sinemasına dek pek çok farklı yerde daha seyirciyle buluşabildi ancak Kültür ve Turizm Bakanlığından destek almış bir kısa filme, bu ülkenin öncü üniversitelerinden birisinin uyguladığı sansür de maalesef kısa filmcilik tarihimize acınası harflerle yazıldı.

    BELKİ ŞEHRE BİR KAYMAKAM GELİR…

    Ecre Begüm Bayrak’ın yazıp yönettiği “Kurtlar” filminin oyuncu kadrosunda Ceren Kaçar, Anıl Ateş, Hakan Karsak, Gözde Kısa, Muhammet Kulu ve Zafer Kırdudu gibi isimler var. Bu tecrübeli isimler arasında, ilk oyunculuk performansıyla zorlu bir başrolü üstlenen Ceren Kaçar ilk oyunculuk performansı olmasına rağmen sırıtmak bir kenara 20 dakikalık bu kısa filmin en az bir saatlik anlatı etkisi yaratmasında aslan payını, pardon, kurt payını alıyor.

    Hikaye, şehre bir kaymakamın (Anıl Ateş) gelmesiyle başlıyor. Kaymakamı şehre getiren muhtar (Hakan Karsak) bölgede bir kanal problemi olduğundan bahsederek halkın çocukların bu kanalda boğulduğu için buranın kapatılmasını istediğini iletmesiyle çatışma evresi hızlı başlıyor. Ardından kaymakamın eşinin (Ceren Kaçar) bölgeye adapte olmaya çalışma süreci, jandarmanın (Muhammet Kulu) kaymakama bazı hayat dersleri vermesi derken olaylar gelişiyor ve pik noktasına ulaşarak seyirciyi koltuğa çiviliyor.

    KONSANTRE BİR ÖYKÜ, BODOSLAMA REPLİKLER

    Son dönemde uzun metrajda da kısa filmlerde de hikayeleri ikinci plana atma modası başlamışken, baştan sona tutarlı ilerleyen ve anlatacak birçok derdi olduğunu fazlasıyla hissettiren “Kurtlar”, doğrusu sinemayı seven herkes için tabiri caizse bir temiz hava sahası.

    Çünkü Ecre Begüm Bayrak filmi öyle bir tasarlamış ki, 20 dakikalık bir kısa film olarak taşra sinemacılığı ve/veya öykücülüğüne merak sarıp bölge halkını sadece hayvanat bahçesindeki bir maymun gibi “fotoğraflamakla” yetinenlerden tutun da insanın içindeki kötülüğün ne ölçüye varabileceğini tahayyül edemeyenlere dek pek çok kişi için dozunda mesajlar içeriyor. Üstelik bir merdivenden çıkar gibi zirveye tırmanan gerilimi, hak ettiği o çarpıcı noktada sona erdirebilmiş. İlk film için zoru başardığını belirtmek gerek, zira pek çok yönetmenin düştüğü tuzağa düşmemiş ve gereksiz tek bir sahne bile kullanmamış. Normalde bu tarz durumlarda yönetmenlerin çektiği görüntülere kıyamayıp seyircinin üzerine anlamsız bir sahneler silsilesini boca ettiği fazlasıyla vakiyken “Kurtlar” bütün bu taşların üzerinden geçerek seyirciyi tam da kurtların ortasına bırakıp sahneden çekilmeyi başarmış.

    Ve hatta insan izlerken şunu da düşünmeden edemiyor: Çok değil bir buçuk-iki yıl önce sinema salonlarımızı kasıp kavuran, taşra hikayeciliğini aktarma derdine düşmüş, hikayesi ve anlatı tarzı itibarıyla belli ölçüde benzeştiği iki obruklu filmi de üst üste koysak bir “Kurtlar” kadar derinden etki yapamamışlardır muhtemelen.

    Fark, samimiyette elbette.

    Evrensel Gazetesi | 22 Ocak 2025

  • Olay Yerinin Fotojenik Hâli: Deklanşör

    Olay Yerinin Fotojenik Hâli: Deklanşör

    Ramona Emerson’ın hem ilk hem de dilimize çevrilen ilk (ve şimdilik tek) romanı Deklanşör, 2024’ün Eylül ayında Kerime Dalyan çevirisiyle The Kitap aracılığıyla ülkemizde raflardaki yerini almıştı. Yazarın, Deklanşör (Shutter) haricinde bu kitapta bizimle tanıştırdığı Rita Todacheene karakterinin ikinci macerasını anlatan Exposure isimli bir romanı daha var.

    Dikkatli Gözlerden Kaçmaz

    Bu kısa girişte, dikkatli gözlerden kaçmayacağını düşündüğüm iki detay var. İlki, kitapların isimlerinin (Shutter ve Exposure) birer fotoğrafçılık terimi olması. Evet, Emerson’un baş karakteri Rita Todacheene tıpkı yazarımız gibi polis departmanında olay yeri fotoğrafçısı.

    İkinci detay ise, ana karakterin soyadı. Evet, dikkatli gözlerin başarılı bir fotoğrafçı misali ilk bakışta fark edeceği üzere hikâyemizin baş kahramanı bir yerli. Navajo yerlilerinden. Ve evet, yazarımız Ramona Emerson da Navajo yerlilerinden.

    Dolayısıyla karşımızda iyisiyle kötüsüyle, yazar adayları için gerçek anlamda örnek teşkil edecek bir ilk roman var. Önce iyilerden gidelim, kötüler zaten Todacheene’yi buldukları gibi bizi de bulurlar.

    Kitabın en iyi yönü, bütün fantastik – doğaüstü ve korku unsurlarına rağmen bize sahici bir ana karakter sunması. Bu da aslında çok klasik bir hile, pek çok yazar buna başvurur. Eğer bir hikâye anlatacaksanız ve bir ana karaktere ihtiyacınız varsa neden kendinizden yola çıkmıyorsunuz? Ramona Emerson da böyle yapmış ve biraz da köklerine gösterdiği bir saygılı tavrın göstergesi olarak Todacheene’yi ortaya çıkarmış. Zaten kitabın yarısı, Todacheene’nin geçmişini sunan bir anlatı akışına sahip. 

    Dolayısıyla Deklanşör (Shutter), bir karakter inşa etmek için oyunu ağırdan kurmayı tercih eden bir yazarın kaleminden çıkmış. 

    Hayaletler, Katiller ve Klişeler

    Şimdi geldik, kötülere. Rita Todacheene, hayaletler gören ve onlarla konuşabilen bir olay yeri fotoğrafçısı. (Gerçekten mi dostum, çok yaratıcı!) Bir olay yerinde paramparça olmuş bir cesedin hayaleti baş karakterimize musallat oluyor ve katillerini bulmasını istiyor. Üstelik bu hayalet (nedense) o kadar güçlü ki, Rita’nın geçmişte ve başka olay yerlerinde gördüğü bütün hayaletleri öte alemden çekip getirip onları da Rita’ya musallat edebiliyor. Ve bilin bakalım işin ucu nereye dayanıyor? 

    Yaklaşık yüz yıldır izlediğimiz, okuduğumuz polis teşkilatı içinde uyuşturucu sevkiyatından pay alan kötü polislere. 

    Gerçekten mi?

    Bütün bunlara rağmen, şunu kabul edebiliriz elbette. Anlatmak istediğimiz hikâyeler varsa, başlarda oyunu kurarken (gelecekte anlatacaklarımıza hizmet etmesi şartıyla) sıkıcılaşabiliriz.  Fakat klişeleri bu kadar peş peşe kullanmak çok riskli bir tavır. Hele bir de okuyucunun zaten fazlasıyla aşina olduğu bir hikâye anlatıyorsak…

    Ramona Emerson’ın en büyük şansı ise, kaleminin kıvraklığı. Çünkü bütün bu klişeler bombardımanına rağmen kitabı bir solukta okutabiliyor. Ve karakteri o kadar gerçekçi şekilde resmediyor ki, kitap bittiğinde “Evet” diyorsunuz, “Sana ikinci bir şans daha vereceğim Rita Todacheene”. 

    Evrensel Gazetesi | 9 Ocak 2025

  • Suç Edebiyatı Terimleri Sözlüğü yayımlandı!

    Suç Edebiyatı Terimleri Sözlüğü yayımlandı!

    Sonunda büyük gün geldi!

    Aylardır neredeyse sabah akşam üzerinde çalıştığım; zehir türlerinden ülkelerin silahlı kuvvetlerine, suç edebiyatının alt türlerinden suikast yöntemlerine ve hatta argo terimlere varıncaya kadar toplamda 1645 maddeyi içeren sözlüğüm Karakarga Yayınları bünyesinde kitaplaştı!

    Üstelik ilgili konu ve unsurlarla alakalı olarak referans verdiğim 550’yi aşkın kitaptan oluşan dev okuma listesi de bu sözlükte sizi bekliyor.

    Ülkemizde ilk ve tek olmasının yanı sıra bu alanda dünyada bir elin parmaklarını geçmeyecek örnekler arasında yer alan yeni çalışmamı size gururla takdim ediyorum: Suç Edebiyatı Terimleri Sözlüğü

    Hadi suç edebiyatını keşfedelim!

    www.sucsozlugu.com.tr

  • Kendi Kendine Konuşana Ne Derler?

    Kendi Kendine Konuşana Ne Derler?

    Didem Kazan Sol; Öykü gazetesi, Notos, Şahsiyet, Oggito, Buluntu Kutusu, Parşömen Sanal Fanzin, Edebiyat Burada ve SUÇÜSTÜ gibi dergilerde yer alan öyküleriyle yerli edebiyat takipçilerinin adını anımsayabileceği bir isim. Belki de The Poet House tarafından slow book formatında yayımlanan “Gökten Yağanlar” öyküsüne de rast gelmiş olabilirsiniz. İşte o öykünün de yer aldığı, İthaki Yayınları etiketiyle yayımlanan ilk müstakil öykü kitabı “Kusura Ayna” ise 2022’nin aralık ayında raflardaki yerini almıştı.

    12 ÖYKÜ, BOLCA MONOLOG

    Kitap sırasıyla Hazreti Patates, Gökten Yağanlar, Otomatik Ağız, Ucube Dedi, Kusura Ayna, Cebe Sığan Kırılgan Silahlar, Çanta, Kedilerin Kanı Gül Oluyor, Evvel Rüya İçinde, Karabasan, Lütuf, Ellerime Karşılık Verir miydi Acaba Kuytusu? isimli 12 öyküden oluşuyor. 84 sayfadan oluştuğunu düşündüğümüzde, kısa öykü tabirinden de biraz daha kısa öykülerle karşı karşıya olduğumuzu gözünüzde canlandırabilirsiniz.

    Zaten pek çok öyküde biraz koşar adım ilerleyen anlatım tarzı, Didem Kazan Sol’un dergi pratiğinden geliyor. Muhtemel suretle yer sınırlamaları nedeniyle öyküleri kompakt bir formda yazabilmek zorunda kalan Sol’un pek çok öyküde betimlemeleri ve detaylı tasvirleri es geçmesi de sanıyorum bu pratikten geliyor. Kötü değil, ancak okuyucu olarak elbette daha ete kemiğe bürünen karakterler görmek isterdik. Ya da bazı öykülerin sonları daha parlak (veya başka bir ifadeyle daha ışıltılı / görkemli) olabilecekken sanki virgül yerine yanlışlıkla nokta konulmuş gibi kalakaldığımız vaki.

    Bununla birlikte, diyaloglar ve çoğunlukla monologlar oldukça zekice. Yer yer muzip. Cinselliğini keşfetmeye çalışan kadınlar, hayat arkadaşlarına dair iç seslerini bastıramayan adamlar, vahşi ve gözlemci çocuklar, hatta rayından çıkmış masallar… Pek çoğunda bizi oldukça derinlikli geliştirilmiş replikler bekliyor. Bir – iki öyküde biraz fazla didaktik replikler olsa da bu kadarı elbet olur diyerek sayfaları çeviriyoruz. Bir de Karabasan öyküsü için dipnot düşmek gerek: Aslında Evvel Rüya İçinde öyküsü oldukça açıkken, onun devamı olarak yazılmış olması sanki dosyaya son anda Evvel Rüya İçinde’nin finali anlaşılamamış endişesiyle eklenmiş izlenimi uyandırıyor.

    ZORBA ERKEKLER, ISKALANAN KONSEPTLER

    Fakat Sol’un yazar kumaşı parlak. Repliklerden, monologlardan anlaşılan o ki zorba erkek karakterleri çok başarıyla yazabiliyor. Gerçi yaşadığımız ülkeyi düşündüğümüz zaman, kadın yazarların zorba erkek karakter yazması değil yazamaması şaşırtıcı olurdu değil mi? Didem Kazan Sol’da ise ayrı bir parantez açmak lazım, bir gün daha uzun uzadıya, bir antikarakter öyküsü yazacak olsa bize hayli inandırıcı bir zorba figürü baş karakter yapabilir. Edebiyat adına isabetli de bir tercih olur.

    Kitaba dair bir de ufak ıska var ancak bunda yazarın bir hatası yok. Yayınevi keşke kitabın adındaki R harfini düz yazmak yerine ters çevirseymiş. Çok cin bir konsept olurmuş. Öyküyü okuyanlar, bu fikri beğenecektir diye düşünüyorum.

    Gelelim başlığın sırrına.

    Kendi kendine konuşana ne derler?

    Eğer naif bir edebiyat öyküsünün içinde kendi kendine konuşuyorsa ve ortamda muzip bir kadın karakter veya zorba bir erkek figür de varsa bir Didem Kazan Sol karakteri diyebilirler. Muhtemelen de doğru demiş olurlar.

    Evrensel Gazetesi | 3 Ocak 2025